15 Mayıs 2012 Salı

Spring time in İstanbul














Ortaya karışık biraz fotoğraf... 
Hepsini ben çektim biline... (Osmanlı esintisine uyayım dedim)

Üsküdar Meydanı ve Marmaray

Üsküdar Meydanı ile ilgili çok büyük umutlarım vardı. Çok güzel, modern bir kente yakışır bir meydan yapılacağını bekliyordum... Kazılar sırasında bulunan tarihi kalıntıların sergilendiği, hatta belki bir yarışma projesi ile harika fikirlerin hayata geçirileceği bir meydan... Çevreleyen tarihi camilerin ve diğer yapıların güzelliğine yaraşır bir meydan... Daha otobüsle veya minibüsle sahile yaklaşırken insana nerede olduğunu anlatan bir meydan... Yıllardır süregelen inşaatın insanlara çektirdiklerine değecek bir meydan... Gelecek nesillere alnımızın akıyla, gönül ferahlığıyla bırakacağımız ve övünebileceğimiz bir meydan...


Geçen gün Üsküdar'dan geçerken karşılaştığım manzara beni dehşete düşürdü. Öncelikle Kabataş'tan bindiğim motordan gördüklerime inanmak istemedim. Denizden bakıldığında, tarihi camilerin önünü kapatan bir yapı yükselmeye başlamıştı. Geçici bir yapı kurulduğunu ve istasyonlar tamamlandığında meydanın ortasında bir yapı olmayacağını düşündüm.


Ama yanılmışım! İnşaat alanının yanından geçerken gördüğüm manzara beni dehşete düşürdü. Tam şehrin yıllardır ihtiyaç duyduğu bağlantılardan biri biterken seviniyordum ki sevincim kursağımda kaldı! Tarihi binaların denizden görülmesini engelleyecek kadar yüksek bir metro istasyonu binası ile karşılaştım.


Gördüklerime inanamadım! Hem Üsküdar meydanından oldu, hemde biz Üsküdar Meydanından! Artık denizden Üsküdar'a yaklaşırken bizi güzelim camiler ile diğer tarihi yapılar yerine yeni Marmaray istasyon binası karşılayacak.


Bu fotoğrafları çektiğimin üzerinden 1 haftadan fazla zaman geçti. Son gördüğümde ikinci katın filizleri duruyordu, betonarme kolonların ucunda. Yapılanların benim beklentilerimden çok uzak olduğu aşikar. Ancak belediyenin kendi web sitesinde yayınladığı proje ile de ben pek alaka kuramadım. Kaldı ki o projenin de tartışılması gereken çok ciddi sorunları olduğunu düşünüyorum.
http://www.uskudar.bel.tr/tr-tr/hizmet/projeler/sayfalar/Proje-Detay.aspx?ProjectID=30&ParentID=5&SubID=16
Geleneksel yapı demek, kondurulmuş bir kaç ahşap, ne işe yarayacağı belirsiz kulübe değildir. Ayrıca sahile gelen trafiğin kesildiğini gördüm. Ancak bu durum, projenin açıklamasındaki farklı ulaşım türlerinin entegrasyonu ile nasıl örtüşüyor anlayamadım, Zira deniz ulaşımına erişim oldukça güç görünmekte, uzun mesafeler yüründükten sonra, o gölgesiz alanı geçmeyi başarabilenlere uygun görülmüş herhalde. Caretta carettaların denize ulaşma mücadelesini hatırlattı bana.
Gösterilen projede de, su anda betonarme inşaatın olduğu yerde, böyle bir yapı görünmüyor. Zaten videoda kullanılan o ahşap yapıların da yükseklikleri bana pek gerçekçi gelmedi. Dünyada uygulanmış bunca örnek, çıkarılacak bunca ders varken, tarihi doku ile çağdaş, yeni yapılaşmayı bir araya getirmek böyle mi olmalı diye sormadan edemiyorum... Bence en güzeli bir proje yarışması yapılması olurdu...
Bir kez daha verilen sözlerin tutulmadığı bir durumla karşı karşıya olduğumuzu hissediyorum...

6 Mayıs 2012 Pazar

Petrol anlamı


Ne kadar güzel yapılmış! Söze gerek kalmıyor gerçekten...
Budur işte tek yaptığımız.

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Birinci Dünya vs Üçüncü Dünya

Tam 2 gün içinde yetiştirmem gereken dünyanın işi varken bunu yazmamam gerekse de sonraya bırakamayacağım!
Sürekli karşıma çıkan birinci dünya ve üçüncü dünya ülkeleri tabirleri beni son derece rahatsız ediyor. Elimizde bir tek tane dünya varken neyin birincisi ve üçüncüsü? Dahası ikinciden neden hiç kimse bahsetmiyor?
Ocak sonunda İtalya’dan misafirlerim vardı. Toplu taşıma sistemimize bayıldılar! Hem özel girişim hem de kamunun aynı işlevi yapıyor olmasına inanamadılar. Giderken son vardıkları karar eğer İstanbul “üçüncü dünya”nın bir parçasıysa onların ne olduğuna isim veremedikleri ve bu kadar gelişebilmek için dünyanın işini yapmaları gerektiğiydi. Gezdiğimiz yerler de Nişantaşı, Etiler gibi lüks yerler değil, aksine Kadıköy çarşı içi, tarihi yarım ada gibi hayatın canlı olduğu yerlerdi.
Kendini birinci görmek isteyen zavallı olduğunu düşündüğüm bir gruptan öteye gidemeyen, dünya ekosistemine en büyük zararı yüzyıldan fazla zamandır veren bu ülkeler kendi hayatlarını ve beraberlerinde bizimkileri de mahvetmekte birinci olabilirler ancak! Bazı akademik metinlerde karşılaştığım kadarıyla New York, Chicago’dansa Kahire’ye daha çok benziyormuş, dahası sonunda itiraf etmişler, aman efendim nasıl olurmuş…
Bir tane dünya var ve hoşumuza gitse de gitmese de hepimiz onun bir parçasıyız, burada ortak bir yaşam sürüyoruz ve hepimiz birbirimize bağlıyız! Sen dünyanın bir ucunda oturup üzerinde benim de hakkım olan doğal kaynakları, babanın malıymış gibi tüketemezsin üstüne de tüketirken ortak soluduğumuz havayı kirletemezsin!
Kabul edin ki birinci dünya denilen yer sadece kendini beğenmiş olduğu için kendi kendine ayrımcılık yapıyor ve tek olan dünyayı parçalara ayırmaya çalışıyor!
Birinci dünya da yok beşinci dünya da! 

2 Mayıs 2012 Çarşamba

İstanbul'un kedileri...

Hayatımda ilk defa bir aileyi bu kadar çok sevdim ve fotoğraflarını tüm dünya ile paylaştım. Ancak sonu çok hazin bitti...
Daha önce görsellerini yüklediğim grili tekirli 5 yavrulu kediden bahsediyorum.
Bütün gün bu anne yavrularını bulmak umuduyla bir aşağı bir yukarı dolaşıyor. Erkek kediler yavrularını boğmasın diye onları arabaların motor veya tamponlarının içine saklamış. Nereden bilsin o arabaların bir an burada bir an başka yerde olduklarını. 2 günde tüm yavrularını kaybetti. Memeleri süt dolu onları arıyor günlerdir.
Tek ümidim birilerinin fark edip onları bulmuş kurtarmış olması.
Tüm bunların sebebi, hayvanın yuvasını bulan insanlar! Yuvanın yerin değiştirdiler açık alana taşıdılar, bebekleri tehlikeye açık bir yere bıraktılar.
Doğanın düzenini değiştirmememiz gerektiğini, tek yapabileceğimizin onu gözlemleyip, ona uygun davranmak olduğunu ne zaman anlayacağız?

Umarım anlarız ve dahası çok geç olmadan anlarız!



Bu bebekler artık annelerinden uzaklar...