18 Ocak 2013 Cuma

tea spill



This is how my computer ASUS M50V looks like after I poured hot tea (without sugar) on it :)
After using my hair dryer to get rid of the liquid, I am still using it!

edit: 21.11.2017 it still works!

15 Ocak 2013 Salı

Çay saati


Uğraştırdı ama kesinlikle değdi

En sevdiğim tatlının tarifi için web'de bulduğum tüm tarifleri denedim sonuç olarak
http://cafefernando.com/turkce/ 'ya teşekkür ederim...

Başka harika tarifleri için de...

16 Ekim 2012 Salı

After a regretful summer...


I don't know if anyone out there feels like i do but I feel like i need to devote myself in something bigger than any thing in my daily life. This does not mean i want to devote in the thought of some mighty creator. 

As i get any good idea to do i just can't find the energy to move my ass! I simply just don't, and keep on self sabotage. I do it for some that i have been wanting for a long time. 

For example, this winter i met a person that teaches diving, and offered me some free lessons in the summer at some other city perfect for vacation. What did i do? Not leave my home! Almost throughout all the summer i stayed at home! 

Or i could have started running, but i said that my knees hurt thus i shan't! And i could have eaten a little less to lose some unwanted weight! But instead i swam and just kept on eating! 
Even worse, i started trying some high calorie recipes. 

The worst that i did was not doing anything about my occupation. OK i don't have a job right now, but i could have tried some competitions! But of course i had my excuse ready in hand, that i was not working therefore i did not had the resources for a competition!

At least my conscience is clear on some causes. For example i recycle everything i can even though it is more expensive to buy recyclable things and it takes more time to separate them. Or i have been helping Greenpeace, we have to share their ambition in order to survive within some not so distant future. 

At the age of 30, still living with my parents, no loved "one"s, at least i do travel!

7 Ekim 2012 Pazar

boşlukta

30 yaşında, işsiz, ailesiyle yaşayan bir insan depresyondan çıkabilir mi acaba?

İş olmayınca harcamalarda büyük bir kesinti yapmak şart ne de olsa günümüz koşullarında. İmkanım olsa çeşitli kurslara katılmak istiyorum hazır bekleme sürecindeyken. Ama işte dedikleri gibi vaktin varsa paran, paran varsa da vaktin yoktur. Ne kadar doğru...

Yapacak birşeyleri olmayınca insan kendini ne kadar boşlukta hissediyor anlatılamaz.
Çocukluğumdan beri nasılsa ev işlerine hep bir merakım vardı şimdi bunu ileri götürecek vaktim de var. Eskiden sadece tv karşısında birşeyler örmekle oyalanırdım. Şimdi dikiş faslına da geçiyorum. Zaten yaz başından beri mufak becerilerimi de oldukça ilerlettim. Eh internet bağlantısı olmayan bir evde yaşamak zor, ya bahçeyle ya da mutfakla zaman geçiriyor insan. Spor yapmak tercihim olurdu sıcaklara alerjim olmasaydı!

Meşgale bulmak zor, başlamak daha da zor, boş oturmak da en kötüsüymüş...

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Yazlıkçı olmak o kadar da kolay değilmiş...

Yaklaşık bir aydır, finaller bittikten, koşturmaca sona erdikten beri tam bir yazlıkçı olarak günlerimi geçiriyorum. Bir açıdan iyi oldu; uzun zamandır okunmayı bekleyen kitaplarımı okur, çalışılacak yeni bilgisayar programlarına bakar, biraz İspanyolca biraz da Portekizce çalışırım, ooh bolca da zamanım var nasılsa diye düşünüyordum. Anladım ki o kadar bol zamanım yokmuş! Aile, konu komşu, derken günün bir kısmı çene çalmak ve boş boş laflamakla geçiyor. Sabah sporunu, kahvaltı takip ediyor, ortalığı toparlama ve biraz da yemek yapmak derken öğlen saatini buluyor insan. E hadi öğle yemeği de aradan çıksın rahat rahat oturayım... Yok öyle! Sofrayı kaldır, evle ilgilen, biraz da sıcaktan bayıl, hoop saat beş, çayı hazırla, yanına da atıştıracak bir şeyler. Eh akşam yemeğine daha çok var... Ailecek beş çayı saati! Ardından ağır bahçe işleri ve akşam yüzmesi için ideal saat! Duşunu al, e akşam oldu! Yemek faslını da sağ salim atlattık diyelim; bu sefer de yorgunluk, yemek rehaveti gibi durumlar aile bireylerinin dizi tercihleri ile birleşerek akşam saatlerini de tv karşısına ipotek ettik.

Bu "yoğun" temponun içinde kitap okumak ancak gerçekleştirilebiliyor. En rahat beş çayı sularında. Bünye de nasılsa şehir içi ulaşım saatlerini kıraat saati bellediğinden yaz kış aynı gidiyor. Ama fiziksel yorgunluk buna pek de izin vermiyor. Hele ki bir de ilgilenilecek mahallenin kedileri de varsa ... imkansız! Bir ayda 6 kitaba başladım ancak 2 tanesini bitirebildim! Kış olsa hepsi bitmişti oysa. En uzun zamandır bekleyenlere verdim önceliği...
Paul Watzlawick'in İyideki Kötü'sü, insanı insana o kadar net anlatmış ki etkisi uzun süre gider. Tadı damağımda kaldı, keşke daha uzun yazsa daha fazla örnek verseymiş. Çevremdeki insanların pek çoğunun davranışlarının arkasındaki düşünceleri ve günümüz toplumunun hemen hemen tüm sorunlarının çaresini gördüm. Sadece kendi ülkem için değil, kendimizi çok özel bir millet zannetsek de, tüm dünyanın sorunları yaklaşık aynı. Üstelik yaşadığımız topraklar açısından da oldukça şanslıyız, gerçek ihtiyaçlarımızın hepsini karşılama olanağımız var. Ama yetmiyor. Hadi her türlü lükse de sahip olduk diyelim... İnsanlar aç gözlü, kıskanç, nefret dolu ve agresif olduğu sürece bunların tadını alamayacak, sahip olduklarının da bir anlamı olamayacaktır. 


Bunun üzerine biraz da psikoloji okuyayım, hadi dünyayı kurtarmayı boş vereyim de kendimi kurtarayım dedim ve saygıdeğer Prof. Dr. Özcan Köknel'in İnsanı Anlamak adlı çalışmasını okudum. Son kararım, insanı ben anlamadım! Bunun sebebi hocanın kitabıyla daha da fazla bilgi edinmem ve artık her hareketimi hesaplı yapmam gerektiğini öğrenmem. Ağzımı açmadan önce son bir kere daha düşünmem, çevremdeki insanları kırmadan, ama tartışmalardan da kaçmadan iletişimimi sürdürmem, kimseye üstünlük taslamamam gerekliymiş. Evet elimden geleni yapacağım. 
Umudum birden fazla kişinin, Watzlawick'in ve Köknel'in önerileri doğrultusunda kendisini geliştirmeye çalışması. Ümidim, hepimizin daha fazla okuması, her konuda okuması, öğrenmesi ve toplumca gelişmemiz. Kulaktan kulağa oynamaktan vazgeçmek gerek, onun yerine okumalıyız. 
"Oku, Allah'ın adıyla, Oku!" diye öğretmişlerdi...





1 Haziran 2012 Cuma

Ah şu yoğurtlar...


Marketlerde satılan yoğurdun bile ne tadı ne de kıvamı yoğurt gibi! Sanırım sütler de pek harika değiller ki artık kullandığım bardak yağlanmıyor bile... Çocukken içtiklerimin tadlarına yaklaşmıyorlar da.
Peki hata nerede?
Eskiden insanlar çok mu sağlıksız koşullarda yaşıyorlarmış da biz şimdi gündelik hayatımızı kimyasallar üzerine kurunca çok sağlıklı yaşar olduk?
Yoksa çeşitli hastalıkların görülme oranlarındaki değişim, aslında kendimize yabancılaşıp doğadan ve doğal olandan kopmamızdan mı kaynaklanıyor?
Yoğurtlara taktım, evet. Çünkü ne zamandır evde süt mayalayarak yoğurt yapmaya kalksak sonuç ayranımsı bir şeyden öteye geçemiyor (sütü uyumaya bırakmak olarak duyum bir yerde mayalamayı, tanımlama çok hoşuma gitti). Sadece iki tane şey karıştırıldığından ya sütler tam olarak süt değil, ya da, markette satılan probiyotik prebiyotik bakteriler açısından zengin denilen ve denilmeyen, yoğurtlar yoğurt değil.
En son bir haber olarak geçmişti üreticilerin yoğurtlara kattıkları, ya süt tozuydu ya da yoğurt, tozun oranını %5,10 gibi bir şeyden %25e çıkartma izni veren bir yönetmelik ya da yasa...

Hayatımın değerinin paradan daha az olmasına katlanamıyorum. Para ticaret için bir araçken, neredeyse hepimizin hayatlarının merkezinde duruyor ve amaç haline geldi. Eh ticaretin temeli de kendim üretemediğimi başkasından karşılamam idi, şimdi sağlık, eğitim, gıda, yani en temel ihtiyaçlar birer meta oldu. Sanırım en açık örneği de tükettiğimiz gıdalardaki yapay madde oranlarının sürekli arttırılması...

Aslında primitif yaşam sürdürenler hala para denilen nesneye ihtiyaç duymuyor, ne de olsa doğa ihtiyacımız olan her şeyi veriyor. Ama biz ne kadar yoldan çıkmışsak artık, özümüz olan doğayı da mahvetmeyi başardık! Şimdi hiç birimiz gidip toplayıcılık veya avcılık yapacak değiliz. Demek ki verilen zararları onarıp sürdürülebilir bir yöntem bulmamız gerekli. Bu da her türlü canlının hayatına (bitkiler de birer canlı) eşit değer vermek bir türün diğerinden üstün olmadığını, hepsinin birbirine bağlı olduğunu kabul etmek gerek. Sivrisinek de kurbağa da aynı derecede yaşam hakkına sahip. Eh bizlerde!

Bir şeyin sürdürülebilir olarak gerçekleştirilmesi demek doğa ananın kendi yöntemleriyle ters düşmeyen (hatta onun yöntemi en iyisi kabul edelim) uygulamalar gerekli. Buna yoğurtlar da dahil! Ben de doğa ananın bir yaratığı olarak onun yöntemleri ve malzemeleri ile yaşayabilirim ancak, yoksa dengem bozulur.
Bu da demek ki, insanlar aç gözlü olmayacak, daha fazla para kazanayım derken benim hayatımla oynamayacak, devlet denilen düzenleyici de işini doğru yapacak! Yozlaşmış adamlardan oluşmayacak, onları oraya seçenler mantıklı davranacak, mantıklı davranabilmeleri için de iyi eğitilmiş ve sağlıklı beslenmiş olacaklar.

Eh sağlam kafa sağlam vücutta bulunur diyen Ata'm bunları 90 yıl önceden boşuna dememiş.
Yoğurt gibi vücuttan toksinleri temizleme, zehirlenmelere ilaç olma özelliğine sahip bir ürün yapay olursa bu özelliklerini yerine getiremez! Bunun havuç için yapılmış deneysel kanıtları da var.
Lütfen birbirimize saygı duyalım, başkalarını kazıklamaya çalışmaktan vazgeçelim. Sonuçta kendimizden başkası değildir kazık attığımız!

15 Mayıs 2012 Salı

Spring time in İstanbul














Ortaya karışık biraz fotoğraf... 
Hepsini ben çektim biline... (Osmanlı esintisine uyayım dedim)