16 Temmuz 2012 Pazartesi

Yazlıkçı olmak o kadar da kolay değilmiş...

Yaklaşık bir aydır, finaller bittikten, koşturmaca sona erdikten beri tam bir yazlıkçı olarak günlerimi geçiriyorum. Bir açıdan iyi oldu; uzun zamandır okunmayı bekleyen kitaplarımı okur, çalışılacak yeni bilgisayar programlarına bakar, biraz İspanyolca biraz da Portekizce çalışırım, ooh bolca da zamanım var nasılsa diye düşünüyordum. Anladım ki o kadar bol zamanım yokmuş! Aile, konu komşu, derken günün bir kısmı çene çalmak ve boş boş laflamakla geçiyor. Sabah sporunu, kahvaltı takip ediyor, ortalığı toparlama ve biraz da yemek yapmak derken öğlen saatini buluyor insan. E hadi öğle yemeği de aradan çıksın rahat rahat oturayım... Yok öyle! Sofrayı kaldır, evle ilgilen, biraz da sıcaktan bayıl, hoop saat beş, çayı hazırla, yanına da atıştıracak bir şeyler. Eh akşam yemeğine daha çok var... Ailecek beş çayı saati! Ardından ağır bahçe işleri ve akşam yüzmesi için ideal saat! Duşunu al, e akşam oldu! Yemek faslını da sağ salim atlattık diyelim; bu sefer de yorgunluk, yemek rehaveti gibi durumlar aile bireylerinin dizi tercihleri ile birleşerek akşam saatlerini de tv karşısına ipotek ettik.

Bu "yoğun" temponun içinde kitap okumak ancak gerçekleştirilebiliyor. En rahat beş çayı sularında. Bünye de nasılsa şehir içi ulaşım saatlerini kıraat saati bellediğinden yaz kış aynı gidiyor. Ama fiziksel yorgunluk buna pek de izin vermiyor. Hele ki bir de ilgilenilecek mahallenin kedileri de varsa ... imkansız! Bir ayda 6 kitaba başladım ancak 2 tanesini bitirebildim! Kış olsa hepsi bitmişti oysa. En uzun zamandır bekleyenlere verdim önceliği...
Paul Watzlawick'in İyideki Kötü'sü, insanı insana o kadar net anlatmış ki etkisi uzun süre gider. Tadı damağımda kaldı, keşke daha uzun yazsa daha fazla örnek verseymiş. Çevremdeki insanların pek çoğunun davranışlarının arkasındaki düşünceleri ve günümüz toplumunun hemen hemen tüm sorunlarının çaresini gördüm. Sadece kendi ülkem için değil, kendimizi çok özel bir millet zannetsek de, tüm dünyanın sorunları yaklaşık aynı. Üstelik yaşadığımız topraklar açısından da oldukça şanslıyız, gerçek ihtiyaçlarımızın hepsini karşılama olanağımız var. Ama yetmiyor. Hadi her türlü lükse de sahip olduk diyelim... İnsanlar aç gözlü, kıskanç, nefret dolu ve agresif olduğu sürece bunların tadını alamayacak, sahip olduklarının da bir anlamı olamayacaktır. 


Bunun üzerine biraz da psikoloji okuyayım, hadi dünyayı kurtarmayı boş vereyim de kendimi kurtarayım dedim ve saygıdeğer Prof. Dr. Özcan Köknel'in İnsanı Anlamak adlı çalışmasını okudum. Son kararım, insanı ben anlamadım! Bunun sebebi hocanın kitabıyla daha da fazla bilgi edinmem ve artık her hareketimi hesaplı yapmam gerektiğini öğrenmem. Ağzımı açmadan önce son bir kere daha düşünmem, çevremdeki insanları kırmadan, ama tartışmalardan da kaçmadan iletişimimi sürdürmem, kimseye üstünlük taslamamam gerekliymiş. Evet elimden geleni yapacağım. 
Umudum birden fazla kişinin, Watzlawick'in ve Köknel'in önerileri doğrultusunda kendisini geliştirmeye çalışması. Ümidim, hepimizin daha fazla okuması, her konuda okuması, öğrenmesi ve toplumca gelişmemiz. Kulaktan kulağa oynamaktan vazgeçmek gerek, onun yerine okumalıyız. 
"Oku, Allah'ın adıyla, Oku!" diye öğretmişlerdi...





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder